Anasayfa> 
< Tüm makaleler

insankaynaklari.com, 14 Mayıs 2007
Üç Nesil Harley’ciler - 2
Ufuk Tarhan

Tutkunun ve onun peşinden gitmenin insan yaşamındaki önemini; sizin, yakınlarınızın ve hatta başkalarının hayatının akışını nasıl değiştirebildiğini anlatan üç yaşam öyküsünün ikincisindeyiz. İlk bölüm, büyükbabayı anlatmıştı. Şimdi sıra Baba Harley’cide… Bunu da soluksuz okuyacak, esinlenecek, motive olacaksınız. Tutkularınıza, ideallerinize, sevdiklerinize sahip çıkacaksınız. Öylesine değil, gerçekten, sımsıkı kavranmalı önem verdiklerimiz…

Baba Noyan Sancar anlatıyor...

Mustafa Noyan Sancar, babasının kırmızı Harley’inin benzin tankı üzerinde gezerken beş yaşındaydı. Yazı okumayı değil, fakat rakamları sökmüştü. O devirde en hızlı otoların hız göstergesi 180 gösterirken, hemen önünde oturduğu Harley’in göstergesi son hız olarak 195 km/saat gösteriyordu. Yine bu günlerde babası ile birlikte patlayan lastiği yamayıp, şişirip yola devam etmeyi, zincir gergisini ve tekerlek hizalamasını, tel hava filtresini benzinle yıkamayı, buji değiştirmeyi öğrendi. Aslında o, Harley’den çok Jawa’lara binmeyi seviyordu. Zira, vücut ağırlığı Harley’in sele yayını esnetemediğinden, oturunca çok yüksekte kalıyor ve ayakları pedallara yetişemiyordu. Jawa’da ise seleye tam olarak oturabiliyor, motor sehpada bile olsa kendini tam bir sürücü gibi hissedebiliyordu. Bir yukarı, iki, üç, dört aşağı… Babasının arkadaşının motorunun üstünde oynarken ayaktan vitesi öğrenmişti bile.

İlkokul ikinci sınıfı bitirince babası ilk bisikletlerini satın aldı. Noyan, bugünkü kent çocuklarına göre çok şanslı idi. O zaman yemyeşil parkları olan Adana’da kız kardeşini de bisikletinin arka selesine oturtup ilkokula gidebiliyordu. Okul servisleri, henüz hayatımıza girmemişti. Yaz tatilleri ise kız ve erkek, hemen bütün arkadaşları bisiklet üzerinde olduklarından, çok keyifli geçiyordu. Bu arada, babasının da yardımıyla bisikletinin her tür tamirini ve bakımını yapmayı öğrendi.

Ortaokul yıllarında spor tip bisikletini annesi hediye etti. Bu bisikleti tadil edip yarış aksesuarları ile donatarak bölge bisiklet takımında yarışmaya başladı. Lise yıllarında babasının aldığı gerçek yarış bisikleti ile bu spordaki başarı seviyesi ciddi şekilde yükselmişti. Öte yandan, kendisi bu arada harçlığını biriktirip kiraladığı elden iki vitesli Moped’lerle, daha sonraları Jawa’larla motosiklet kullanma becerisini geliştiriyordu. O yıllarda henüz motosiklet sürücü kursları yoktu.

1962 yılında 18 yaşını tamamlayınca otomobil ehliyetini, hemen altı ay sonra da motosiklet ehliyetini aldı. İlk motosikletini alması için iki yıl daha geçmesi gerekti. Üniversitede yaz tatillerinde teknik tercüman olarak çalışıp biriktirdiği paraya babasından da biraz destek alınca ilk motosikleti olan Lambretta Li 150’ye kavuştu. Bu ilk motosikletini, babasının yaptığı gibi, uzun yıllar kullandı. İstanbul’da üniversitede, daha sonra İzmir’de mühendis olarak çalışırken, İskenderun’da askerlik hizmeti sırasında ve daha sonra Ankara’da çalışırken, gece gündüz, yağmurda karda, şehirde uzun yolda, arazide kullandı. Diğer motorcuların çoğu henüz kullanmazken, o kaskını hiç çıkarmadı. Gündüzleri far yakmakta ısrar etmek suçundan polislerle köşe kapmaca oynadı. Ön freni kullanmamakta ısrar eden polisler ve diğer motosikletçiler ile tartışırken ise kaçan değil, kovalayan rolüne soyundu. Bu kavgasını, bunca yıl sonra maalesef hâlâ sürdürmek durumunda kalıyor! Bugün bile polislerimiz değil ama diğer birçok sürücü hâlâ bu konuya gereken önemi vermiyor.

Geçen yıllar içinde daha kısa sürelerde, yedek parça sıkıntısı nedeniyle sık arızalanan bir BMW R-25 ve bir arkadaşı ile ortak aldıkları, fakat arkadaşı yurtdışına gidince satmak zorunda kaldıkları çok güzel bir BMW R-60 sahibi oldu. Lambretta’sı ise hep yanında idi. Sorunsuz ve ekonomikti. Üstelik, o zamanki kız arkadaşlar, büyük motorlara genellikle çekingen ve korkuyla yaklaşırken, bu motoru çok sempatik buluyorlar ve arkaya binmekten çekinmiyorlardı!

İhtisas maksadıyla yurtdışına gitmesi gerekince motosikletini satmak zorunda kaldı. Dönüşte evlendi. İstanbul’da işe girdi. Bir oğlu oldu. 1980’lerin çetin ekonomik şartlarında önce Türkiye’de, sonra da uluslararası ortamda ağır müteahhitlik faaliyetlerinde rol aldı. Bu dönemde motosiklet onun için güzel bir hayal olarak kaldı. Bir süre için bu hayal ancak dergilerden, kitaplardan takip edildi. Ağır iş yaşamı ve sürekli yurtdışı seyahatleri, motosiklet almasına fırsat vermiyordu. Yalnız, sattığı motosikletini sürekli rüyasında görmeye devam etti. Bu rüya ve özlemin ortadan kalkması için oğlunun biraz büyümesi gerekecekti. Eski motosikletinin daha güçlü yeni modelini oğluna aldıktan sonra bu rüyayı bir daha görmedi. Ne de olsa hayal gerçeğe dönüşmüştü. Yoğun iş hayatındaki sınırlı zamanda oğluyla paylaşarak bile olsa tekrar motosiklete binmek büyük mutluluktu.

Bugün Baba Motorcu, severek kullandığı ve muhafaza ettiği birkaç otomobili olmasına rağmen, bir mühendis ve yönetici olarak her fırsatta iş yaşamında da kendi Harley-Davidson Sportster’ini kullanmaktan büyük mutluluk duymakta.

Gelecek yazıda, üçüncü kuşak oğul Harley’cinin motor tutkusunu profesyonel yaşamına taşıyış öyküsünü okuyacaksınız.

Önemli Not: Bu yazı ve önceki ilk bölüm, Baba Harley’ci Noyan Sancar’ın izni ile yayımlanmıştır.

 

Arkadaşınıza tavsiye edin | Lütfen sorularınız için tıklayın.
Tel : 0212 356 40 43
Faks : 0212 356 45 65
Ofis : 0533 450 01 47
Ofis : 0555 255 35 35
Asist. : 0536 495 34 34
Site güncelleme : Bumerang.E.I.A.
Son Güncelleme Tarihi: 6 / 1 / 2009